kültür dünyamız... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür dünyamız... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2011 Perşembe

Nasrettin Hoca



Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:
-Kimsin?
-Hiç, demiş Hoca,
-Hiç kimseyim.
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
-Sen kimsin?
-Mutasarrıf demiş adam kabara kabara.
-Sonra ne olacaksın? diye sormuş Nasrettin Hoca.
-Herhalde vali olurum, diye cevaplamış adam.
-Daha sonra? diye üstelemiş Hoca.
-Vezir, demiş adam.
-Daha daha sonra ne olacaksın?
-Bir ihtimal sadrazam olabilirim.
-Peki, ondan sonra? Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
-Hiç.
-Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: Hiçlik makamında demiş Nasrettin Hoca.

20 Aralık 2011 Salı

bizi etkileyen kitaplar...

Orhan Pamuk, Yeni Hayat kitabına şu cümleyle başlar; "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Bu cümle yazılı edebiyat için son derece önemli bir cümledir. Evet okuduğumuz her kitap bizde izler bırakır, hatta bazen kahramanlar tanıdığımız insanların arasına katılır.
Bir de sadece isimleriyle bile bizi etkileyen kitaplar vardır. Zira bir kitabı elimize ilk aldığımızda adı ve kapak tasarımı bizi kendisine bağlar. Kütüphanemi taradığımda karşıma şu kitaplar çıktı:



* Huzur, Ahmet Hamdi TANPINAR
* Sahnenin Dışındakiler, Ahmet Hamdi TANPINAR


* Yalnızız, Peyami SAFA
* Tutunamayanlar, Oğuz ATAY
* Ateşten Gömlek, Halide Edip ADIVAR
* Kara Kitap, Orhan PAMUK
* Gün Olur Asra Bedel, Cengiz AYTMATOV
* Aşk, Elif ŞAFAK
* Çanakkale Mahşeri, Mehmet NİYAZİ
* Yokuşa Akan Sular, Mustafa KUTLU


* İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali


Okumanızı tavsiye ediyorum, bu kitaplar sizi de etkileyeceklerdir.

17 Aralık 2011 Cumartesi

çocukluğum...

Çıkmaz bir sokakta 13 çocuktuk. Yetmişli yılların sonlarıydı ve biz Eyüp sırtlarında yaşıyorduk. O günler hatırladığım o kadar çok ayrıntıyla dolu ki ...



Ayfer Tunç'un bir kitabı var "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" . Bu kitabı okuduğumda çok duygulanmıştım. Evet o zamanlar oturmaya gidileceği zaman çocuklar gönderilir ve bu soru sorulurdu. Çünkü o günlerde herkesin evinde telefon yoktu.




Leblebi tozu yerdik biz, ağzımıza yapışa yapışa. Elma şekeri, horoz şekeri hiç eksik olmazdı elimizden. Sokakta bayılıncaya kadar oyun oynar, gece saklambaçla taçlandırırdık çocukluğumuzu. Hasan amcamız bizi hamağına bindirir, kavaktan düdük yapardı. Biz de tüm mahallenin kurakları kuruyuncaya kadar çalardık.
Karabıyık Amca -kendisi mahallenin fotoğrafçısydı- her hafta fotoğrafımızı çeker, bir hafta sonra getirirdi. Merakla beklerdik. Gerçi tüm çocuklar aynı yeşilliğin önünde aynı pozu verirdi ama olsun, o fotoğraflar çok özeldi. Hala albümlerde bizlere gülümserler.
Okula bizi annemiz veya servis bırakmazdı. Biz toplanır tüm çocuklar beraber giderdik. Orta okulda öğretmen-öğrenci otobüsüne biner, öğretmenlerimize yer verirdik.
Bilgisayar hatta televizyon bile yoktu hayatımızda. Yine de mutlu çocuklardık. Televizyon yeni yeni girmişti dünyamıza. Önce siyah-beyaz haliyle tanıştık. İzledik bir süre, sonra renklendi, tabi Şirinler de. İlk gördüğümde ne kadar heyecanlanmıştım. Gözlerimi hayretle açmış ve "gerçekten mavilermiş" diyebilmiştim. Kara Şimşeği izlerdik hayranlıkla. Erkek çocuklarının hayalini süslerdi o araba.



Kısacası biz mutlu çocuklardık, daha doğrusu sadece çocuktuk...



**************

Bu yazıyı "deli anne"nin "Sevdikleri, Sevmedikleri..." yazısnı okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Ona sevgilerimi yolluyorum.

16 Aralık 2011 Cuma

gönüller sultanı...





Bundan tam 738 yıl önce Hz. Mevlana sevdiğine yani Allah'ına kavuştu. Bizlerde keşke Konya'da olsaydıkta Hz. Mevlana'ya hasretimizi bir nebze olsun dindirseydik.
Bilindiği gibi, Mevlâna 17 Aralık 1273′de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlana;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir” der.

Sevgiliye, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka boyut kazandırır.
İnsan sevgisinin en yüksek tezahürü görünür Mevlana'da. Onun en yegâne düşüncesi insanlar arasındaki sevgiyi yaymaktır. Mevlevilik zaten "sevgi-dostluk" anlamına gelmektedir.
Mevlana'nın gönlünde ümitsizlik yoktur ve ümitsizlik girdabına düşenlere şöyle seslenir:
"Yine de gel... Yine de gel! Ne olursan ol, yine de gel!
Hıristiyan, Mecûsi, putperest olsan yine de gel...
Bu bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel!"

Çölde susuzluktan yanan gönüllerimize Mevlana şu yedi öğüdüyle su serpiyor.
Cömertlik ve yatdım etmede akarsu gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!

10 Aralık 2011 Cumartesi

Muhteşem Süleymaniye



Kusursuz bir şehrin, kusursuz mabedi; Süleymaiye Camii.
İstanbul'u düşündüğümde aklıma boğaz ve Süleymaniye Camii gelir. Dünyanın gerdağınlığının en güzel noktasına yerleştirilmiş, nadide bir incidir Süleymaniye. Muhteşem dönemin usta mimarı tarafından yapılan geçmiş ve geleceğin en güzel mabetlerinden birisi.
Sadeliğin, azametin, zevkin, güzelliğin ve kemâlin maddeye aksetmiş hali. O kutlu tepede Sinan'ın bu şaheserini gözlerimizi alamadan, büyük bir aşkla seyrederiz. İslam dinin mütevazi bir yansımasıdır bu mabet. Müslüman olmayan biri dahi buradan Allah'a ulaşılacağını hisseder.
Usta mimar herşeyi yerli yerine yerleştirmiştir ki yüzlerce yıldır minareleriyle Allah'a ulaşmaktadır.
Bazen defalarca önünden geçtiğimiz binalar hakkında çok az şey bildiğimizi farkederiz. Ancak Süleymaniye Camii bunlarda biri olmamalıdır. Mimari ve mühendislik açısından önemli bir camii olmasının yanında yapılış dönemindeki yaşananları açısından da önemlidir.

Kanuni Sultan Süleyman Hicri 957 yılında yani İstanbul'un fethinin 100'üncü yıldönümünde "İnnemâ ye'muru mesâcide'l-lâhi men âmene bi'l-lâhi ve'l-yevmi'l-âhir..." (Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayanlar imar eder. Tevbe Sûresi:9/18) emrine ve "Allah rızası için bir mescid bina eden kimse için Allah da cennette ona bir köşk ihsan eder." hadisine uyarak bir camii yaptırmaya karar verir.
Sultan Süleyman gece rüyasında Peygamber Efendimiz'i görür ve Peygamber Efendimiz cami yerini göstererek duada bulunurlar.
Ertesi gün Koca Sinan'la caminin inşa edileceği yere giderler. Mimar Sinan:
-Sultanım! Camii şuraya, şu vechile bina eylerüz, mihrabını şuraya, minberin buraya vaz' ederüz deyince Kanuni Sultan Süleyman:
-Haberli gibisün Sinan, diyerek mimarına gülümsüyor. Koca Sinan:
-Siz akşam Peygamberimizle iken arkanızda idim devletlüm, diye sırra vakıf olduğunu ifade eder.

Zirvede bir eser olan Süleymaniye inşaatında Padişah'ın bile sırtında minare şerefesine taş taşıdığı da rivayet olunur.

1550 yılında cami inşatına başladığında altmış yaşında olan Koca Sinan, 1588 yılında 100 yaşındayken vefat eder. İmanının yansıması olan muhteşem eseri Süleymaniye Camii'nin bahçesine gömülmeyi layık görmeyerek tevazu gösteren mimar, cami bahçesinin dışında, iki yolun kesiştiği yerdeki sebilin arka kısmına defnedilmiştir. Dünyanın en büyük şaheserlerini 100 yıllık ömrüne sığdıran usta küçük ve mütevazi bir türbeye defnedilerek gönlünün büyüklüğünü bir kez daha gösterir.

İstanbul'un malum yedi tepesinden biri üzerine inşa edilen cami, Anadolu yakasından girişite tüm haşmetiyle bize merhaba der.



Bu eşsiz mabedin iki ayda tamamlanma hadisesi de önemli ayrıntılardandır. Padişah'ın Edirne'de olduğu bir zaman da Koca Sinan'ın dahiliğini hazmedemeyenlerin söylentileri sonucunda Sultan cami mahalline gelir. Sinan'ın başka inşaatlarla ilgilendiği söylentileri Sultan'ı sinirlendirmiştir. Yapılan işleri denetleyen Kanunı Mimar Sinan'a:
-Cami ile ilgilenmeyüp başka binalarla niçin uğraşıyorsun? Sultan Mehmet Han'ın mimarı sana örnek olarak yetmez mi? Bana, bu bina ne zaman tamam olur, çabuk haber ver, yoksa sen bilirsin! der.
Padişahın hiddetini sezen Sinan şu cevabı verir:
-Sultanım! İnşallah iki ayda tamam olur der. Bunun üzerine Kanuni:
-Mimar! Hele iki ay dolunca bina da tamam olmazsa seninle söyleşiriz, der.
Gerçektende Koca Sinan camiyi iki ay gibi kısa bir sürede tamamlar.

Anlatılan bir diğer olay da şudur:
Cami temelinin oturması ve sağlamlaşması için inşaat işine bir süre ara verilir. Bunu duyan İran Şahı Tahmasb, İstanbul'a elçisiyle bir mektup, çok miktarda para ve bir kutu mücevher gönderir. Şah mektubuna övgü ile başladıktan sonra şu sözlere yer verir:
"İşittik ki, camii tamamlamaya kudretiniz kalmamış ve yarıda bırakıp vazgeçmişsiniz. Size, para ve mücevherat gönderiyoruz. Bu cevherleri satıp ve bu parayı harcayarak camii bitirmeye gayret ediniz ki, bu hayırlı işinizde bizim de payımız bulunsun."
Kanuni Şah'ın mektubuna sinirlenerek parayı, elçinin huzurunda İstanbul Yahudileri'ne dağıtmıştır. Elçinin huzurunda mücevherleri Sinan'a vererek:
-Bu kıymetli diye gönderilen taşlar, camiin taşları yanında kıymetsizdir. Bunları, başka taşların içine katarak hemen kullan, demiştir.
Koca Sinan bu taşları sol minarenin yapımında kullandığı için bu minareye "cevahir minaresi" denmiştir.



Sinan'ın yaptığı bu eşsiz eserin mükemmelliği karşısında şairler de suskun kalamamışlardır. Özellikle Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiri bizleri camiiyi ziyaret etmeye ikna etmektedir.

SÜLEYMENİYE'DE BAYRAM SABAHI
Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Bizlere böyle kıymetli eserleri miras bırakan ecdâda ne kadar teşekkür etsek azdır. İnşallah onlara olan minnettarlığımızı bu eserleri koruyarak, anlayarak ve ziyaret ederek gösterebiliriz. Süleymaniye Camii'inde buluşmak üzere...

okuduklarım

Hanzade'nin doğumundan sonra eskisi gibi kitap okuyamıyorum. Oysa ki benim için okumak nefes almak gibi. Ortaokulda cuma günleri okul çıkışı kitapçıya uğrar beğendiğim kitabı alırdım. Eve gittiğimde hızlı bir şekilde yemek yer, okumaya başlardım. Benim için büyülü anlardı. Okumayı beş yaşında öğrendiğim günden bu güne tutkuyla okudum. Meslek lisesi mezunu olmama rağmen üniversite tercihimi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden yana yaptım. Şimdi düşünüyorum da doğru karar vermişim. Ancak kelebeğim doğduktan sonra daha az okur oldum.
En son öğrencilerimi Tüyap kitap fuarına götürünce eskiden kütüphaneden alarak okuduğum Nihal Atsız'ın "Bozkurtların Ölümü" ve "Bozkurtlar Diriliyor" kitaplarının bir arada yayınlanmasıyla "Bozkurtlar" adını alan kitabını aldım. Göktürkler'in Orta Asya'daki yaşamını anlatan iyi bir kitap. On üç yıl sonra tekrar okumak çok hoşuma gitti. O zaman farkına varmadığım pek çok unsuru farkettim.



Bir de İskender Pala'nın son kitabı OD'u okumaya başladım. İskender Pala üniversite yıllarım ve sonrasında hayranlıkla takip ettiğim bir edebiyatçı. Uzun zaman Taksim Atatürk Kitaplığı'nda yaptığı edebiyat sohbettlerine devam ettim. Tadı damağımdadır. Bazı zamanlar derslerimize gelerek bizleri mutlu etmişlerdir. Bu kez "Bir Yunus Romanıyla" bizlerle. Yüreğimden vurularak, göz yaşlarımı tutamayarak okuyorum kitabını.
Her iki kitap da anlattığı farklı dönemlerle Türk kültürünün önemli unsurlarını anlatıyor. Okuyucuya tavsiyemle.


8 Aralık 2011 Perşembe

türkülerimiz


Annemle türkü gecesi yapalım dedik, bir süre önce elime geçen ve çok beğendiğim Türk Hava Yollarının derlediği "Türkülerimiz" albümleri aklıma geldi. Son derece güzel bir çalışma. Türk kültürünün önemli yapı taşlarından olan türküler iyi bir çalışmayla bir araya getirilmiş. İçinde çok sevdiğim türküleri de buldum. Ayrıca zevkle dinlediğim, memleketime ait "Çemberimde gül oya, gülmedim doya doya" türküsü de var.

"Türkülerimiz bazen bir ırmak, bazen bir ağaç, bazen bir çeşme, bazen bir dağ, bazen bir çiçek olarak yüzlerce yıldır, içimizde ve bu topraklarda var olan ses anıtlarımız... Bu türküleri, bu özel albümde size sunarken; içimizin biraz daha büyüyeceğini, umudun biraz daha çoğalacağını, hayatın biraz daha güzelleşeceğini umuyoruz. İyi ki insanız, iyi ki bizi bize anlatan türkülerimiz var." Evet bizim en değerli kültür unsurlarımızdan bu eserler. Tüm duygularımızı anlatmışız türkülerde. Sevinmişiz yakmışız, üzülmüşüz yakmışız. Herşeyimizi anlatmışız. Genç kızlarımız, delikanlılarımız aşklarını anlatmış, hasretlerini dile getirmiş. Anneler evlatları arkasından acısını dökmüş, bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm demiş, hayatını alatmış. Bizlere de dinlemek düşmüş.


Çok beğendiğim türküler demiştim, işte, bazıları:

"Beyaz giyme söz olur siyah giyme toz olur
Gel beraber gezelim muradımız tez olur

Salına da salına da gel
Haydi yavrum dön dolaş yine bana gel"

***

"Değmen benim gamlı yaslı gönlüme
Ben bir selvi boylu yardan ayrıldım"

***

"Elif dedim be dedim aman
Yar ben sana ne dedim
Guş ganedi galem olsa aman
Ah yazılmaz benim derdim

Elif'im noktalandı aman
Az derdim çokçalandı
Yetiş anam yetiş babam aman
Ah çeyizim bohçalandı
Ah mezarım tahtlandı"