28 Aralık 2011 Çarşamba
Neyi arıyorsan sen
Bugün saygıdeğer meslektaşım ve zümre arkadaşım Arif OĞUZ'un bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, sevginin peşindeysen aşık...Her insan özünde yaratıcının ruhuna üflediği o büyük cevheri taşır.O cevher ki insanı insan yapan en önemli erdemdir.Mevlana’nın şu hikayesindeki gibi tıpkı:
Musa peygamber yolda bir çoban görür. Çoban şöyle seslenip duruyordu:
“Ey iyilik sahibi Tanrı! Neredesin ki sana kul, kurban olayım, çarığını dikeyim, saçını tarayayım, bitlerini kırayım. Ulu tanrı, sana süt ikram edeyim. Elceğizini öpeyim, ayaklarını ovayım. Uyuma vaktin gelince, yerceğizini silip süpüreyim. Bütün nağmelerim, keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin hatırınadır Tanrım.”
Musa, “Çoban kiminle konuşuyorsun?” diye sordu.
Çoban:
“Bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle…” diye yanıt verince, Musa dedi ki:
“Vah vah, sen sersemlemişsin. Daha Müslüman olmadan kafir oldun! Bu ne saçma söz, bu ne ancak sana yakışır. Tanrının her şeye gücü yeten, her konuda adaletli olduğunu biliyorsan, nasıl olur da bu saçmalıklara, bu küstahlıklara cesaret ediyorsun?”
Musa sözünü sürdürdü:
“Akılsız dost düşmandır. Ulu Tanrı bu çeşit hizmetlere gerek duymaz. Sen bunları kime söylüyorsun; amcana mı, dayına mı? Tanrı ile edepsizce konuşmak gönlü öldürür; amel defterini kapkara eder. İsterse aslında kendi halinde, saf bir adam ol. El ayak bizim için övünç vesilesidir ama Tanrının arılığına oranla kusurdur. Onun doğmaz, doğurmaz niteliği vardır.
Çoban “Ey Musa; ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın!” diyerek giysisini yırtıp, yana yana bir “Ah!” çekti ve başını alıp çöle doğru yola düştü.
Musa’ya Tanrıdan şöyle esin geldi:
“Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı geldin, yoksa ayırmaya mı? Ben herkese bir huy, herkese bir söz dağarcığı verdim. Ona övgü olan söz, sana ayıplamadır. Ona göre baldır, sana göre zehir! Bizim içinse temizlik de söz konusu değildir, pislik de… Kullara “İbadet edin!” diye emrettimse, bir kazanç, bir yarar elde edeyim diye değil; kullara bağışlarda bulunayım diye… Biz dile, söze bakmayız; gönüle, duruma bakarız.”
İnsanı, insan olduğu için sevelim. Hatalar karşısında, zaaflar karşısında eleştiri yapmak kolaydır, asıl zor olan kocaman bir yüreğe sahip olmak ve hoşgörü gösterebilmektir. İnandığı değerlere sahip çıkan, alçakgönüllü olan insan iyiliği yüceltir. Kendinizi kış mevsimi gibi karanlık ve kasvetli bir dünyaya hapsetmekten vazgeçerek, ışığa döndürün yüzünüzü. İlkbahara, yaz mevsimine döndürün. İyi niyetin, iyi düşüncenin, güneşin sıcağı kadar içinizi ısıttığını siz de hissedeceksiniz.
Kızmak, bağırmak, kalp kırmak ne kadar kolaydır. Siz asıl içinizdeki gücü ortaya çıkarın ve hoşgörü gösterin.Göreceksiniz daha iyi olacak her şey …
26 Aralık 2011 Pazartesi
ayrılıklar uzundur
Öğretmen olmak bazen gerçekten zordur. Birçok sıkıntı bir yana bence en zoru ayrılmış anne ve babaların çocuklarını eğitmek. Onlar o kadar kırılgandır ki bazı zamanlar elim ayağıma dolanır.
Bu yazı ayrılan anne ve babalara...
"Ayrılıklar uzundur…
Şimdi çok uzaklardasın. Ve benim içim yanıyor. Çok yorgunum…
“Bir ayrılık, bir yoksulluk bir ölüm.” diyor şair. Biz ayrılıktan bahsediyoruz. Yüreğime bir kor düştü yanıyor. Gece uyurken ona bakıyorum yangınım büyüyor. Hep bir tarafı eksik kalacak, yanında ya annesi olmayacak ya da babası. Pazar günlerini sevmeyecek, çünkü anne ve babasıyla birlikte olamayacak. Basket sahasında anne ve babasıyla oynayan çocuklar görecek her an. Diyorum ya hep bir tarafı eksik olacak. Okulda formları içi burkularak dolduracak. Her hatası buna bağlanacak, insanlar üzülerek bazen de acıyarak bakacaklar yüzüne. Sen ya da ben büyürken tüm zamanlarını göremeyeceğiz. İlk kelimeleri, ilk adımları, okula başlayışı… Elinden tutup paylaşamayacağız o heyecanı. Heyecanla anlatamayacağız birbirimize bunları. Bizim de eksik kalacak bir tarafımız ve maalesef bu eksikler hiç tamamlanamayacak. Bayramlar zor gelecek ikiye bölünecek ruhu. Ya anne ya baba ayrımı yaşayacak ömür boyu. Ve çok sevdiğimiz çocuğumuza böyle bir yol çizmiş olacağız.
Gece uyurken ona bakıyorum yangınım büyüyor. O kadar masum ve savunmasız ki bize o kadar muhtaç ki. Gülerek bakıyor gözümün içine ve benim içim daha çok yanıyor. Ona layık gördüğümüz hayatı düşünüyorum. Ne diyeceğiz büyüyünce ona biz egolarımıza teslim olduk, arada seni unuttuk ve sen kayboldun. Bunun hesabını nasıl vereceğiz. Nasıl bakacağız çocuğumuzun yüzüne. Diyorum ya hep bir tarafı eksik kalacak. Ve ne yaparsak yapalım iyileştiremeyeceğiz bu yarayı.
Bir zamanlar birbirimizi çok sevdiğimize inandıramayacağız onu, çünkü o kadar küçük ki bizi hiç birlikte görmemiş olacak. Hatanın kimde olduğu da onun için önemli olmayacak, çünkü bu sonucu değiştirmeyecek. Hep bir umut olacak içinde annem babam bir gün birlikte olacak diye. Belki her gece bunun için dua da edecek. Ama annesiyle babası kendi hayatlarına dalmış olacak.
Evliliğini de etkileyecek bizim ayrılığımız. Birisini sevecek bir gün, isterlerken yanında kim olacak, o zaman da yüreğine acı düşecek. Yine eksilecek ruhunda bir şeyler, mutluluğu buruk olacak. Belki de evliliğe inancı kalmayacak.
Gece uyumadan önce annesiyle babasını öpemeyecek mutlulukla. Zamanının bir kısmını psikologlarda geçirecek. Ona göre ayarlayacak programını.
Birkaç fotoğraf karesinden ibaret olacak ailesi. İki ailesi olacak ama ikisi de yarım, ancak bir bütün edemeyecek iki aile.
Ve bunlar koca bir ömür sürecek .
İki arada kalacak bazen, şımaracak, hırçınlaşacak ve biz ona kızamayacağız. Çünkü o daima bize daha fazla kızgın olacak. Eksik kızgınlıkla öfkeyle dolmaya başlayacak. Ve biz anne ve babası olarak ne yaparsak yapalım hiçbir zaman bu yaşayacaklarını değiştiremeyeceğiz.
Bunları değiştirmemizin tek yolu ayrılmamak… Ayrılıklar uzundur, bir ömür sürer."
Bu yazı ayrılan anne ve babalara...
"Ayrılıklar uzundur…
Şimdi çok uzaklardasın. Ve benim içim yanıyor. Çok yorgunum…
“Bir ayrılık, bir yoksulluk bir ölüm.” diyor şair. Biz ayrılıktan bahsediyoruz. Yüreğime bir kor düştü yanıyor. Gece uyurken ona bakıyorum yangınım büyüyor. Hep bir tarafı eksik kalacak, yanında ya annesi olmayacak ya da babası. Pazar günlerini sevmeyecek, çünkü anne ve babasıyla birlikte olamayacak. Basket sahasında anne ve babasıyla oynayan çocuklar görecek her an. Diyorum ya hep bir tarafı eksik olacak. Okulda formları içi burkularak dolduracak. Her hatası buna bağlanacak, insanlar üzülerek bazen de acıyarak bakacaklar yüzüne. Sen ya da ben büyürken tüm zamanlarını göremeyeceğiz. İlk kelimeleri, ilk adımları, okula başlayışı… Elinden tutup paylaşamayacağız o heyecanı. Heyecanla anlatamayacağız birbirimize bunları. Bizim de eksik kalacak bir tarafımız ve maalesef bu eksikler hiç tamamlanamayacak. Bayramlar zor gelecek ikiye bölünecek ruhu. Ya anne ya baba ayrımı yaşayacak ömür boyu. Ve çok sevdiğimiz çocuğumuza böyle bir yol çizmiş olacağız.
Gece uyurken ona bakıyorum yangınım büyüyor. O kadar masum ve savunmasız ki bize o kadar muhtaç ki. Gülerek bakıyor gözümün içine ve benim içim daha çok yanıyor. Ona layık gördüğümüz hayatı düşünüyorum. Ne diyeceğiz büyüyünce ona biz egolarımıza teslim olduk, arada seni unuttuk ve sen kayboldun. Bunun hesabını nasıl vereceğiz. Nasıl bakacağız çocuğumuzun yüzüne. Diyorum ya hep bir tarafı eksik kalacak. Ve ne yaparsak yapalım iyileştiremeyeceğiz bu yarayı.
Bir zamanlar birbirimizi çok sevdiğimize inandıramayacağız onu, çünkü o kadar küçük ki bizi hiç birlikte görmemiş olacak. Hatanın kimde olduğu da onun için önemli olmayacak, çünkü bu sonucu değiştirmeyecek. Hep bir umut olacak içinde annem babam bir gün birlikte olacak diye. Belki her gece bunun için dua da edecek. Ama annesiyle babası kendi hayatlarına dalmış olacak.
Evliliğini de etkileyecek bizim ayrılığımız. Birisini sevecek bir gün, isterlerken yanında kim olacak, o zaman da yüreğine acı düşecek. Yine eksilecek ruhunda bir şeyler, mutluluğu buruk olacak. Belki de evliliğe inancı kalmayacak.
Gece uyumadan önce annesiyle babasını öpemeyecek mutlulukla. Zamanının bir kısmını psikologlarda geçirecek. Ona göre ayarlayacak programını.
Birkaç fotoğraf karesinden ibaret olacak ailesi. İki ailesi olacak ama ikisi de yarım, ancak bir bütün edemeyecek iki aile.
Ve bunlar koca bir ömür sürecek .
İki arada kalacak bazen, şımaracak, hırçınlaşacak ve biz ona kızamayacağız. Çünkü o daima bize daha fazla kızgın olacak. Eksik kızgınlıkla öfkeyle dolmaya başlayacak. Ve biz anne ve babası olarak ne yaparsak yapalım hiçbir zaman bu yaşayacaklarını değiştiremeyeceğiz.
Bunları değiştirmemizin tek yolu ayrılmamak… Ayrılıklar uzundur, bir ömür sürer."
23 Aralık 2011 Cuma
kayıp hali
Bir zamanlar ağaçlarımız vardı; altında oturduğumuz, bazen salıncak kurarak hayallerimize uçtuğumuz.
Papatyalarını topladığımız, üzerinde yuvarlandığımız uçsuz bucaksız çayırlarımız vardı. Buz gibi sular akardı pınarlarından. Karpuz bile soğuturduk.
Bir zamanlar bizim tertemiz havamız, öten kuşlarımız, yemyeşil şehirlerimiz vardı.
Bir zamanlar mis gibi çam kokan ormanlarımız, asırlık çınarlarımız vardı, tüm arkadaşlarımızla kucaklayamadığımız.
Evet, bizim bir zamanlar yemyeşil bir yurdumuz vardı.
Zaman geçti, zaman oldukça hızlı geçti… Ağaçlarımızı mobilya, kağıt yaptık, kestik bilinçsizce, hiç acımadık belki de…
Her gün önünden geçtiğimiz ağacı kestiler, fark etmedik hayatın telaşı içinde. Her sabah bize günaydın diyen kuşlar azalmaya başladı, ancak bizim kulağımızda kulaklık vardı ve biz liste başı bir şarkıyı dinliyorduk o an, hiç duymadık sessizliği. Sonra sessizce çekildi kuşlar, sadece bir semt adı olarak kaldılar. Artık Florya’daki kuşların yerini gökyüzündeki metal kuşlar aldılar.
Sular azaldı zamanla , ancak kuraklık başka bir kıtadaydı, taa Afrika’daydı, çok uzaktaydı, bize uğramazdı. Zaman geçti, zaman oldukça hızlı geçti … Yağmurlar azaldı, sular azaldı, bizler azaltmadık harcadığımız su miktarını… Zaman su gibi akıp geçti…
Altın gibi toprağımız her yıl azaldı, denizlere karıştı, hiç düşünmedik, çünkü aklımızda televizyondaki pembe dizi kahramanı vardı. Birileri sessizce haykırdı, sıkıcı konuşmalar yaptı, biz yine meşguldük…
Bin bir renk çiçeklerimiz vardı, eskiler bilirdi tek tek isimlerini…Şimdilerde o çiçekler alışveriş merkezlerinde yapma çiçek reyonlarında, biz de bilemedik hiç birinin ismini…
Ağaç dikerlerdi eskiler her çocuk dünyaya gözlerini açınca… Ne kadar insan varsa o kadar ağaç olurdu. Kutsaldı ormanlarımız. Bahçedeki ağaç arkadaşımızdı, çok severdik onu, çünkü yaşamımızın bir parçasıydı. Şimdi sıkıştık apartmanların arasına, gökyüzünü zor görür olduk yüksek katlı binaların arasından. Nefes alışımız bile değişti, kimimiz astım, kimimiz panik atak olduk havasızlıktan. Ayağımızı basamaz olduk toprağa, ciğerlerimize belki hiç çekemedik toprak kokusunu. Zira bizim burnumuzda sadece egzoz kokuları.
“Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör
Her haftası bayram, her günü düğün;
Hele yaylalara çıkılsın da gör
Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda yoncalar dizde…
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör”
Kayıplar yaşadık hayatımızda, acı kayıplar. Ormanların yok hali, suyun, toprağın yok hali… Ancak yine de geç değildi…
Zaman geçti bizim için, oldukça hızlı geçti… Büyüdük, öğretmen olduk. Şimdi bizim elimizde bir çok fidan ve bu fidanlar uçsuz bucaksız orman…
22 Aralık 2011 Perşembe
Nasrettin Hoca
Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:
-Kimsin?
-Hiç, demiş Hoca,
-Hiç kimseyim.
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
-Sen kimsin?
-Mutasarrıf demiş adam kabara kabara.
-Sonra ne olacaksın? diye sormuş Nasrettin Hoca.
-Herhalde vali olurum, diye cevaplamış adam.
-Daha sonra? diye üstelemiş Hoca.
-Vezir, demiş adam.
-Daha daha sonra ne olacaksın?
-Bir ihtimal sadrazam olabilirim.
-Peki, ondan sonra? Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
-Hiç.
-Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: Hiçlik makamında demiş Nasrettin Hoca.
20 Aralık 2011 Salı
adın tereddüt olmalı
Sessiz bir ev, yağmur, sıcak bir bardak çay ve İstanbul eşliğinde iyi giden yazılardan biri. Belki bir de hafif bir müzik...
Nerelerdeydin?.. Zaman işliyor, "öyle uzak, öyle yalnız, öyle kırık / öyle derin". Gelişinle gidişin bir oluyor. Aceleci ve süzgün ve minnetsiz...
Ne buldumsa, yüzümü ne denli tuttumsa rüzgârına, tenimde yalnız onlar kalıyor. Yalnız ürperme kalıyor, yalnız deniz kokusu, son çiçekler ve savrulan saçlarının çizdiği helezonlar... Saydam ve nahif ve solgun yüzünün bağışladığı coşkuyla düşüyorum yollara. Çağrına uyup denizlere koşasım geliyor; dağlara çıkıp nağralar atasım... Sense hep böyle sabırsız, hep dâvetkâr...
Senden başka hiçbir şey, hiçbir zaman bunca hafif, bunca özgür kılmıyor; bunca hayaller içine atmıyor beni. Rüzgârına kapılıp zamanı şaşırıyorum. İtiyatlarımı, kurallarımı bozuyor, günlerimin seyrini değiştiriyorsun. Sen gelince dilim tutuluyor. Suskun ve çaresiz bir adam kesiliyorum. Savunmasız, yapayalnız, çırılçıplak kalıyorum. Kalabalıklar kâr etmiyor. Yalnız, çıplak ve çaresiz...
Ve senden başka hiçbir şey bana kendimi düşündürtmüyor. Sen gelince, en çok kendim oluyorum. Kendi düşlerim oluyorum. Kendi günahlarım, sevaplarım... Kendi saçlarımın karası, kendi yüzümün gülüşü... Senden başka hiçbir zaman, bunca düşünmüyorum ölümü, yaşamayı bu denli istediğim olmuyor. Sen varken ölümle yaşam arasında sınırsız ilgiler kuruyorum, derin sularda karşılaşıyor ölümle yaşam. Ölümü düşünmek bu denli kavurucu olmuyor hiç. "Rüzgâr başka çeşit esecek. " diyorsun ve esiyor... Her şeyi; dağları, denizi, uzak ve yakın kıyıları, göçmen kuşları, vapurları, akşam rüzgârlarını, savunmasız ağaçları ve yaprakları kendi rengine bulayıp gidiyorsun. Göç rengine... İçimde bir göç kervanı topluyor akşamüstüleri söylediğin şarkılar. Göçler beni hep hüzünlendirir. Suskun, çaresiz, zavallı bir çocuk olurum göç kervanı düzülünce. Çok göçler gördüm ben çocukluğumda. Terk edilen evler gördüm, hüzünlü gidişler; geride kalan donuk ve amaçsız bakışlar, yeri göğü yırtan çığlıklar gördüm. Çok ölümler gördüm ben senin geldiğin zamanlar...
Yine de ben, seni sevdiğim kadar hiçbir zamanı sevmedim. Sende bulduğum kadar kendimi bulmadım hiçbir yerde. Sana olan tutkum bu yüzden. Gelişine, rüzgârına, bir de şarkılarına vurulup coşuyorum. Sonra bir çelişkiler yumağı bırakıyorsun elime. Yaşamdan ölüme, dünden bugüne, tutsaklıktan özgürlüğe koşup duruyorum...
İşte geldin, gidiyorsun...
İçimde karmaşık bir hatırlama ağı. Sürekli dünlere çekiyor beni. Bıraktıklarıma, vazgeçtiklerime, yarım kalanlara, başaramadıklarıma elimin ermediklerine... Bu senin tabiatın mı, böyle mi kuşatırsın geldiğinde herkesi? Yoksa yalnız ben mi sende dünleri bulurum bilmiyorum ve çözemiyorum. Oysa bir yandan, "yaşama koş düş yollara" diyorsun. Mekândan, ayakbağlarından kurtul, diyor bakışların... İşte bunlar son kuşlar, son yemişler ve son güneşli günler... Uzaklara bakmanın son akşamüstüleri... Öbür yanda, geçmiş günlere, eski baharlara, eski aşklara ve uçup giden ne varsa onlara takılıp kalan gönül ağları... Senin adın olsa olsa bir tereddüttür senin; vazgeçemeyişler, kopamayışlardır. Aşkla ayrılık, gitmekle kalmak, ölümle yaşam arası muazzam çelişkiler... Adın, tereddüt olmalı senin. Rengin sarı olmalı, yüzünde yarım gülücük olmalı, saçların dalgalı; dağ ve deniz karışımı kokun, güz menekşesi gözlerin...
Adın eylül olmalı senin...
"Eylül daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın döküldünüz
bahçelerle ve kül
dolardı içim eylül "
(Hilmi Yavuz)
Eylül; mütereddit, saçları menevişli, yüzünde dünün yarım gamzesi. Bugün; hafif, uçarı, kayıtsız... Ve suskun, çırılçıplak bırakan... Yalnız ağaçlar mı, deniz mi, dağlar mı, göçmen kuşlar mı? Ben, ben, ben...
Nerelerdeydin?.. Zaman işliyor, "öyle uzak, öyle yalnız, öyle kırık / öyle derin". Gelişinle gidişin bir oluyor. Aceleci ve süzgün ve minnetsiz...
Ne buldumsa, yüzümü ne denli tuttumsa rüzgârına, tenimde yalnız onlar kalıyor. Yalnız ürperme kalıyor, yalnız deniz kokusu, son çiçekler ve savrulan saçlarının çizdiği helezonlar... Saydam ve nahif ve solgun yüzünün bağışladığı coşkuyla düşüyorum yollara. Çağrına uyup denizlere koşasım geliyor; dağlara çıkıp nağralar atasım... Sense hep böyle sabırsız, hep dâvetkâr...
Senden başka hiçbir şey, hiçbir zaman bunca hafif, bunca özgür kılmıyor; bunca hayaller içine atmıyor beni. Rüzgârına kapılıp zamanı şaşırıyorum. İtiyatlarımı, kurallarımı bozuyor, günlerimin seyrini değiştiriyorsun. Sen gelince dilim tutuluyor. Suskun ve çaresiz bir adam kesiliyorum. Savunmasız, yapayalnız, çırılçıplak kalıyorum. Kalabalıklar kâr etmiyor. Yalnız, çıplak ve çaresiz...
Ve senden başka hiçbir şey bana kendimi düşündürtmüyor. Sen gelince, en çok kendim oluyorum. Kendi düşlerim oluyorum. Kendi günahlarım, sevaplarım... Kendi saçlarımın karası, kendi yüzümün gülüşü... Senden başka hiçbir zaman, bunca düşünmüyorum ölümü, yaşamayı bu denli istediğim olmuyor. Sen varken ölümle yaşam arasında sınırsız ilgiler kuruyorum, derin sularda karşılaşıyor ölümle yaşam. Ölümü düşünmek bu denli kavurucu olmuyor hiç. "Rüzgâr başka çeşit esecek. " diyorsun ve esiyor... Her şeyi; dağları, denizi, uzak ve yakın kıyıları, göçmen kuşları, vapurları, akşam rüzgârlarını, savunmasız ağaçları ve yaprakları kendi rengine bulayıp gidiyorsun. Göç rengine... İçimde bir göç kervanı topluyor akşamüstüleri söylediğin şarkılar. Göçler beni hep hüzünlendirir. Suskun, çaresiz, zavallı bir çocuk olurum göç kervanı düzülünce. Çok göçler gördüm ben çocukluğumda. Terk edilen evler gördüm, hüzünlü gidişler; geride kalan donuk ve amaçsız bakışlar, yeri göğü yırtan çığlıklar gördüm. Çok ölümler gördüm ben senin geldiğin zamanlar...
Yine de ben, seni sevdiğim kadar hiçbir zamanı sevmedim. Sende bulduğum kadar kendimi bulmadım hiçbir yerde. Sana olan tutkum bu yüzden. Gelişine, rüzgârına, bir de şarkılarına vurulup coşuyorum. Sonra bir çelişkiler yumağı bırakıyorsun elime. Yaşamdan ölüme, dünden bugüne, tutsaklıktan özgürlüğe koşup duruyorum...
İşte geldin, gidiyorsun...
İçimde karmaşık bir hatırlama ağı. Sürekli dünlere çekiyor beni. Bıraktıklarıma, vazgeçtiklerime, yarım kalanlara, başaramadıklarıma elimin ermediklerine... Bu senin tabiatın mı, böyle mi kuşatırsın geldiğinde herkesi? Yoksa yalnız ben mi sende dünleri bulurum bilmiyorum ve çözemiyorum. Oysa bir yandan, "yaşama koş düş yollara" diyorsun. Mekândan, ayakbağlarından kurtul, diyor bakışların... İşte bunlar son kuşlar, son yemişler ve son güneşli günler... Uzaklara bakmanın son akşamüstüleri... Öbür yanda, geçmiş günlere, eski baharlara, eski aşklara ve uçup giden ne varsa onlara takılıp kalan gönül ağları... Senin adın olsa olsa bir tereddüttür senin; vazgeçemeyişler, kopamayışlardır. Aşkla ayrılık, gitmekle kalmak, ölümle yaşam arası muazzam çelişkiler... Adın, tereddüt olmalı senin. Rengin sarı olmalı, yüzünde yarım gülücük olmalı, saçların dalgalı; dağ ve deniz karışımı kokun, güz menekşesi gözlerin...
Adın eylül olmalı senin...
"Eylül daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın döküldünüz
bahçelerle ve kül
dolardı içim eylül "
(Hilmi Yavuz)
Eylül; mütereddit, saçları menevişli, yüzünde dünün yarım gamzesi. Bugün; hafif, uçarı, kayıtsız... Ve suskun, çırılçıplak bırakan... Yalnız ağaçlar mı, deniz mi, dağlar mı, göçmen kuşlar mı? Ben, ben, ben...
bizi etkileyen kitaplar...
Orhan Pamuk, Yeni Hayat kitabına şu cümleyle başlar; "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Bu cümle yazılı edebiyat için son derece önemli bir cümledir. Evet okuduğumuz her kitap bizde izler bırakır, hatta bazen kahramanlar tanıdığımız insanların arasına katılır.
Bir de sadece isimleriyle bile bizi etkileyen kitaplar vardır. Zira bir kitabı elimize ilk aldığımızda adı ve kapak tasarımı bizi kendisine bağlar. Kütüphanemi taradığımda karşıma şu kitaplar çıktı:
* Huzur, Ahmet Hamdi TANPINAR
* Sahnenin Dışındakiler, Ahmet Hamdi TANPINAR
* Yalnızız, Peyami SAFA
* Tutunamayanlar, Oğuz ATAY
* Ateşten Gömlek, Halide Edip ADIVAR
* Kara Kitap, Orhan PAMUK
* Gün Olur Asra Bedel, Cengiz AYTMATOV
* Aşk, Elif ŞAFAK
* Çanakkale Mahşeri, Mehmet NİYAZİ
* Yokuşa Akan Sular, Mustafa KUTLU
* İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali
Okumanızı tavsiye ediyorum, bu kitaplar sizi de etkileyeceklerdir.
Bir de sadece isimleriyle bile bizi etkileyen kitaplar vardır. Zira bir kitabı elimize ilk aldığımızda adı ve kapak tasarımı bizi kendisine bağlar. Kütüphanemi taradığımda karşıma şu kitaplar çıktı:
* Huzur, Ahmet Hamdi TANPINAR
* Sahnenin Dışındakiler, Ahmet Hamdi TANPINAR
* Yalnızız, Peyami SAFA
* Tutunamayanlar, Oğuz ATAY
* Ateşten Gömlek, Halide Edip ADIVAR
* Kara Kitap, Orhan PAMUK
* Gün Olur Asra Bedel, Cengiz AYTMATOV
* Aşk, Elif ŞAFAK
* Çanakkale Mahşeri, Mehmet NİYAZİ
* Yokuşa Akan Sular, Mustafa KUTLU
* İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali
Okumanızı tavsiye ediyorum, bu kitaplar sizi de etkileyeceklerdir.
19 Aralık 2011 Pazartesi
...
KADER
Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!..
*******
Kader eminim daha iyi anlatılamaz. Her okuduğumda beynimde ve gönlümde derin bir sızı hissederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








