22 Aralık 2011 Perşembe

Nasrettin Hoca



Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:
-Kimsin?
-Hiç, demiş Hoca,
-Hiç kimseyim.
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
-Sen kimsin?
-Mutasarrıf demiş adam kabara kabara.
-Sonra ne olacaksın? diye sormuş Nasrettin Hoca.
-Herhalde vali olurum, diye cevaplamış adam.
-Daha sonra? diye üstelemiş Hoca.
-Vezir, demiş adam.
-Daha daha sonra ne olacaksın?
-Bir ihtimal sadrazam olabilirim.
-Peki, ondan sonra? Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
-Hiç.
-Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: Hiçlik makamında demiş Nasrettin Hoca.

20 Aralık 2011 Salı

adın tereddüt olmalı

Sessiz bir ev, yağmur, sıcak bir bardak çay ve İstanbul eşliğinde iyi giden yazılardan biri. Belki bir de hafif bir müzik...


Nerelerdeydin?.. Zaman işliyor, "öyle uzak, öyle yalnız, öyle kırık / öyle derin". Gelişinle gidişin bir oluyor. Aceleci ve süzgün ve minnetsiz...




Ne buldumsa, yüzümü ne denli tuttumsa rüzgârına, tenimde yalnız onlar kalıyor. Yalnız ürperme kalıyor, yalnız deniz kokusu, son çiçekler ve savrulan saçlarının çizdiği helezonlar... Saydam ve nahif ve solgun yüzünün bağışladığı coşkuyla düşüyorum yollara. Çağrına uyup denizlere koşasım geliyor; dağlara çıkıp nağralar atasım... Sense hep böyle sabırsız, hep dâvetkâr...
Senden başka hiçbir şey, hiçbir zaman bunca hafif, bunca özgür kılmıyor; bunca hayaller içine atmıyor beni. Rüzgârına kapılıp zamanı şaşırıyorum. İtiyatlarımı, kurallarımı bozuyor, günlerimin seyrini değiştiriyorsun. Sen gelince dilim tutuluyor. Suskun ve çaresiz bir adam kesiliyorum. Savunmasız, yapayalnız, çırılçıplak kalıyorum. Kalabalıklar kâr etmiyor. Yalnız, çıplak ve çaresiz...
Ve senden başka hiçbir şey bana kendimi düşündürtmüyor. Sen gelince, en çok kendim oluyorum. Kendi düşlerim oluyorum. Kendi günahlarım, sevaplarım... Kendi saçlarımın karası, kendi yüzümün gülüşü... Senden başka hiçbir zaman, bunca düşünmüyorum ölümü, yaşamayı bu denli istediğim olmuyor. Sen varken ölümle yaşam arasında sınırsız ilgiler kuruyorum, derin sularda karşılaşıyor ölümle yaşam. Ölümü düşünmek bu denli kavurucu olmuyor hiç. "Rüzgâr başka çeşit esecek. " diyorsun ve esiyor... Her şeyi; dağları, denizi, uzak ve yakın kıyıları, göçmen kuşları, vapurları, akşam rüzgârlarını, savunmasız ağaçları ve yaprakları kendi rengine bulayıp gidiyorsun. Göç rengine... İçimde bir göç kervanı topluyor akşamüstüleri söylediğin şarkılar. Göçler beni hep hüzünlendirir. Suskun, çaresiz, zavallı bir çocuk olurum göç kervanı düzülünce. Çok göçler gördüm ben çocukluğumda. Terk edilen evler gördüm, hüzünlü gidişler; geride kalan donuk ve amaçsız bakışlar, yeri göğü yırtan çığlıklar gördüm. Çok ölümler gördüm ben senin geldiğin zamanlar...
Yine de ben, seni sevdiğim kadar hiçbir zamanı sevmedim. Sende bulduğum kadar kendimi bulmadım hiçbir yerde. Sana olan tutkum bu yüzden. Gelişine, rüzgârına, bir de şarkılarına vurulup coşuyorum. Sonra bir çelişkiler yumağı bırakıyorsun elime. Yaşamdan ölüme, dünden bugüne, tutsaklıktan özgürlüğe koşup duruyorum...
İşte geldin, gidiyorsun...
İçimde karmaşık bir hatırlama ağı. Sürekli dünlere çekiyor beni. Bıraktıklarıma, vazgeçtiklerime, yarım kalanlara, başaramadıklarıma elimin ermediklerine... Bu senin tabiatın mı, böyle mi kuşatırsın geldiğinde herkesi? Yoksa yalnız ben mi sende dünleri bulurum bilmiyorum ve çözemiyorum. Oysa bir yandan, "yaşama koş düş yollara" diyorsun. Mekândan, ayakbağlarından kurtul, diyor bakışların... İşte bunlar son kuşlar, son yemişler ve son güneşli günler... Uzaklara bakmanın son akşamüstüleri... Öbür yanda, geçmiş günlere, eski baharlara, eski aşklara ve uçup giden ne varsa onlara takılıp kalan gönül ağları... Senin adın olsa olsa bir tereddüttür senin; vazgeçemeyişler, kopamayışlardır. Aşkla ayrılık, gitmekle kalmak, ölümle yaşam arası muazzam çelişkiler... Adın, tereddüt olmalı senin. Rengin sarı olmalı, yüzünde yarım gülücük olmalı, saçların dalgalı; dağ ve deniz karışımı kokun, güz menekşesi gözlerin...
Adın eylül olmalı senin...
"Eylül daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın döküldünüz
bahçelerle ve kül
dolardı içim eylül "
(Hilmi Yavuz)

Eylül; mütereddit, saçları menevişli, yüzünde dünün yarım gamzesi. Bugün; hafif, uçarı, kayıtsız... Ve suskun, çırılçıplak bırakan... Yalnız ağaçlar mı, deniz mi, dağlar mı, göçmen kuşlar mı? Ben, ben, ben...

bizi etkileyen kitaplar...

Orhan Pamuk, Yeni Hayat kitabına şu cümleyle başlar; "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Bu cümle yazılı edebiyat için son derece önemli bir cümledir. Evet okuduğumuz her kitap bizde izler bırakır, hatta bazen kahramanlar tanıdığımız insanların arasına katılır.
Bir de sadece isimleriyle bile bizi etkileyen kitaplar vardır. Zira bir kitabı elimize ilk aldığımızda adı ve kapak tasarımı bizi kendisine bağlar. Kütüphanemi taradığımda karşıma şu kitaplar çıktı:



* Huzur, Ahmet Hamdi TANPINAR
* Sahnenin Dışındakiler, Ahmet Hamdi TANPINAR


* Yalnızız, Peyami SAFA
* Tutunamayanlar, Oğuz ATAY
* Ateşten Gömlek, Halide Edip ADIVAR
* Kara Kitap, Orhan PAMUK
* Gün Olur Asra Bedel, Cengiz AYTMATOV
* Aşk, Elif ŞAFAK
* Çanakkale Mahşeri, Mehmet NİYAZİ
* Yokuşa Akan Sular, Mustafa KUTLU


* İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali


Okumanızı tavsiye ediyorum, bu kitaplar sizi de etkileyeceklerdir.

19 Aralık 2011 Pazartesi

...



KADER
Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!..

*******
Kader eminim daha iyi anlatılamaz. Her okuduğumda beynimde ve gönlümde derin bir sızı hissederim.

17 Aralık 2011 Cumartesi

çocukluğum...

Çıkmaz bir sokakta 13 çocuktuk. Yetmişli yılların sonlarıydı ve biz Eyüp sırtlarında yaşıyorduk. O günler hatırladığım o kadar çok ayrıntıyla dolu ki ...



Ayfer Tunç'un bir kitabı var "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" . Bu kitabı okuduğumda çok duygulanmıştım. Evet o zamanlar oturmaya gidileceği zaman çocuklar gönderilir ve bu soru sorulurdu. Çünkü o günlerde herkesin evinde telefon yoktu.




Leblebi tozu yerdik biz, ağzımıza yapışa yapışa. Elma şekeri, horoz şekeri hiç eksik olmazdı elimizden. Sokakta bayılıncaya kadar oyun oynar, gece saklambaçla taçlandırırdık çocukluğumuzu. Hasan amcamız bizi hamağına bindirir, kavaktan düdük yapardı. Biz de tüm mahallenin kurakları kuruyuncaya kadar çalardık.
Karabıyık Amca -kendisi mahallenin fotoğrafçısydı- her hafta fotoğrafımızı çeker, bir hafta sonra getirirdi. Merakla beklerdik. Gerçi tüm çocuklar aynı yeşilliğin önünde aynı pozu verirdi ama olsun, o fotoğraflar çok özeldi. Hala albümlerde bizlere gülümserler.
Okula bizi annemiz veya servis bırakmazdı. Biz toplanır tüm çocuklar beraber giderdik. Orta okulda öğretmen-öğrenci otobüsüne biner, öğretmenlerimize yer verirdik.
Bilgisayar hatta televizyon bile yoktu hayatımızda. Yine de mutlu çocuklardık. Televizyon yeni yeni girmişti dünyamıza. Önce siyah-beyaz haliyle tanıştık. İzledik bir süre, sonra renklendi, tabi Şirinler de. İlk gördüğümde ne kadar heyecanlanmıştım. Gözlerimi hayretle açmış ve "gerçekten mavilermiş" diyebilmiştim. Kara Şimşeği izlerdik hayranlıkla. Erkek çocuklarının hayalini süslerdi o araba.



Kısacası biz mutlu çocuklardık, daha doğrusu sadece çocuktuk...



**************

Bu yazıyı "deli anne"nin "Sevdikleri, Sevmedikleri..." yazısnı okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Ona sevgilerimi yolluyorum.

16 Aralık 2011 Cuma

gönüller sultanı...





Bundan tam 738 yıl önce Hz. Mevlana sevdiğine yani Allah'ına kavuştu. Bizlerde keşke Konya'da olsaydıkta Hz. Mevlana'ya hasretimizi bir nebze olsun dindirseydik.
Bilindiği gibi, Mevlâna 17 Aralık 1273′de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlana;
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir” der.

Sevgiliye, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka boyut kazandırır.
İnsan sevgisinin en yüksek tezahürü görünür Mevlana'da. Onun en yegâne düşüncesi insanlar arasındaki sevgiyi yaymaktır. Mevlevilik zaten "sevgi-dostluk" anlamına gelmektedir.
Mevlana'nın gönlünde ümitsizlik yoktur ve ümitsizlik girdabına düşenlere şöyle seslenir:
"Yine de gel... Yine de gel! Ne olursan ol, yine de gel!
Hıristiyan, Mecûsi, putperest olsan yine de gel...
Bu bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel!"

Çölde susuzluktan yanan gönüllerimize Mevlana şu yedi öğüdüyle su serpiyor.
Cömertlik ve yatdım etmede akarsu gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!

11 Aralık 2011 Pazar

...



BEKLENEN

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.


Geçti, istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?..